04 Aralık 2020

Çok Önemli, Çok Hayret Verici Tanışmalar

Kategori: Yazılar

Fatma Albayrak

Çok Önemli, Çok Hayret Verici Tanışmalar

Bir gece, içimde birinin konuştuğunu fark ettim. Bu kişinin cılız, ikna edici, hoş bir sesi vardı. Ama epey gevezeydi! Onu ilk duyduğum an herhalde korkuyla da ilk kez tanıştığım andı. Bütün evi aradım benimle konuşan kişiyi bulmak için. Fakat işte o gece, sesin içimden geldiğini anladım.

Ailem son günlerde bende bir sorun olduğunun farkındaydı. Yüzümden okunan ıstırap dehşet vericiydi. Bir-iki kez “Ne oldu?” dediler ama ben cevap vermekten kaçtım. Ne yapmam gerektiğinden, neyin doğru olduğundan emin değildim.

Bu ses, ben insanlarla konuşurken araya giriyordu. “Çok sıkıldım, hadi gidelim!” diyordu mesela çok sevdiğim arkadaşlarımla sohbet ederken. Pahalı ve parlak şeyler görünce ciyaklayarak konuşuyordu. Bazen de aklıma şöyle düşünceler sokuyordu: “Hey, acaba diyorum büyüyünce şarkıcı mı olsan? Bence bugün iki tane dondurma ye!”

Sonunda annem sakladığım şey ne olursa olsun kızmayacağını söyledi. Yüzünden endişesi okunuyordu ve çocuğunun bir seri katil olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Sonunda bir gece ağlaya ağlaya birinin içimde benimle konuştuğunu, bir dondurma değil de iki dondurma yememi tavsiye ederek aklıma kötü kötü düşünceler soktuğunu söyledim. “Başka neler diyor?” dedi. Ben de “Bana etek almanızı istiyor!” diye zırladım.

Annemle babam bir süre aralarında konuştular ve ertesi gün beni bir mağazaya götürüp içimdeki sesin dediği gibi etek aldılar. Sonra da gözyaşları yanaklarında kurumuş olan bana, durmadan konuşan geveze kişinin benim iç sesim olduğunu anlattılar. Böylece, iç sesimle tanışmış oldum.

 

Anneannemlerde kaldığımız bir gün annemin işi çıktı ve bizi yanaklarımızdan öpüp gitti. O kapıdan çıktığı anda “Hadi bakalım.” dedim. “Yine başlıyoruz.” Hazırlıklı olduğum bu şey, bir çeşit ağrıydı. Aslında tam olarak ağrı değildi ama acı verici, gözlerimi dolduran bir histi.

Biraz uzandıktan sonra saate baktım ve annemin gidişinin ardından epey vakit geçtiğini gördüm. Bir kez daha “Hadi bakalım.” dedim ve nefesimi tuttum. Karnımın biraz üstünde ve kalbimin yakınlarında o tuhaf ağrıyı hissettim. Ne zaman annemden uzakta kalsam böyle oluyordum. Bu ağrının ölümcül bir hastalığın habercisi olduğunu düşündüm ama soğukkanlılığımı kaybetmedim. Sonunun geldiğinin farkında olan sakin bir ihtiyar gibi ben de bastonuma tutunup hayatın güzelliklerini takdir ettim. Fakat çok geçmeden, hissettiğim ağrının aslında özlem olduğunu öğrendim.

 

Doğum günümün yaklaştığının farkında olan teyzem bana hediye olarak ne istediğimi sordu. Ben de geçen gün çarşıda gördüğüm benim yaşlarımdaki kızın simli, gümüş rengi topuklu ayakkabılarını hatırladım ve her şeyden çok istediğim şeyin bir çift ‘topuklu ayakkabı’ olduğunu söyledim. Gülümseyip beni bir alışveriş merkezine götürdü. Yanımızda annem ve ablam da vardı. Yalnız tüm topuklu ayakkabılar devlerin giyebilmesi için yapılmıştı. 36 numara vardı, ne enteresan! 38, 40, hatta 42 vardı! Kim giyecekti bunları? Küçücük ayaklarım içlerinde kesin kaybolurdu.

Sonunda, parlak bir şey ilgimi çekti. Tüm güzelliğiyle karşımda duran bu parlak şey üzerinde kırmızı kalpler olan, simli, kurdeleli, pembe bir topuklu ayakkabıydı. “Bunu istiyorum!” diye bağırdım. Ama annemle teyzem “Palyaço ayakkabısı gibi.” dediler. “Sen en iyisi biraz daha düşün. Biraz daha bakın etrafa.” Sözlerini dinleyip diğer mağazaları da gezdim. Fakat bir şey almadan eve döndük. Doğum günüm iyice yaklaşınca ve ben hala sessizliğimi koruyunca teyzem annemi arayıp ne alması gerektiğini sordu. Hiç tereddüt etmeden “Beni mutlu etmek istiyorsa o ayakkabıları almalı.” dedim.

Evet ayakkabılar bana tam uyuyordu ve gerçekten göz kamaştırıyorlardı. Ama, onlarla dışarı çıkmam gerektiğini unutmuştum. Açıkçası biraz… utanıyordum. Fakat aklıma tekrar çarşıdaki kız gelince ve onun halkın önyargılarına karşı olan dik duruşunu hatırlayınca eğik başımı kaldırdım, ayakkabımı ayağıma geçirdim, ona uyan pembe çantamı aldım, saçımı taradım ve dışarı çıktım. Böylece cesaretle tanıştım.

 

Anaokulunun ilk günleriydi ve ben herkesle arkadaş olmak istiyordum. Yine de özgüvenim çok yüksek değildi ve diğer çocuklardan daha saftım. Onlar çoktan kendi aralarında bir hiyerarşi kurmuş, büyükleri taklit ettikleri oyunlar oynamaya başlamıştı. Bense yıldız çizimlerimi geliştirmeye yoğunlaşmıştım. Nedense bir türlü düzgün çizemiyordum!

Yanlış hatırlamıyorsam benimle yıldız çizen kız durmadan oyuncak bebeğiyle böbürleniyordu. “Mama yiyor!” diyordu. “Altına yapıyor, bir görseniz! Her gün bezini değiştiriyorum. Çok gerçekçi!” O böyle anlattıkça içimdeki merak dayanılmaz bir hale geliyordu. “Başka neler yapıyor?” diye sormadan edemiyordum. O da büyük bir zevkle bebeğin becerilerini anlatmaya devam ediyordu. Sonra bir an durdu ve “İstersen bu akşam sana gönderirim. Bende bir sürü var.” dedi. İnanamayıp, “Gerçekten mi? Ne kadar ödemem gerek?” diye sordum. “Ödemeye gerek yok sen benim arkadaşımsın.” deyip bana gülümsedi. Heyecandan gözlerim dolmuştu.

Öğleden sonra eve gidince anneme olanları anlattım. Yalnız pek mutlu görünmüyordu. Yüzünde tuhaf bir endişe vardı. Yine de bana gülümseyip kulağının kapıda olacağını, oyuncak bebeğim gelirse mutlaka haber vereceğini söyledi. Zaman geçmek bilmediği için uyumaya karar verdim. Gözlerimi açtığımda saat epey geçti. Kalbim hızlı hızlı atarken anneme koştum, “Geldi mi? Geldi değil mi? Nerede bebeğim?” diye sordum. Fakat annem kimsenin gelmediğini söyledi. Sonra ekledi: “Belki kız şaka yapmıştır.”

Ne yazık ki annem haklıydı ve ben farkına bile varmadan hayal kırıklığıyla tanışmıştım.

 

İlkokulun ilk günlerinde, öğretmenimiz bizden resim çizmemizi istedi. Çok fazla diş sorunu olan ben de bir dişçi kliniği çizmenin mantıklı olduğunu düşündüm. Her şeyi çizdikten sonra arkada kalan boş kısmı ayna yapmaya karar verdim. Ve herhalde dahi olduğum için, resmettiğim her şeyin bir de yansımasını çizdim. “Bu kadar zeki olmam ne tuhaf!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Öğretmen eserimi panoya asınca gülümsemiş, övünçle tanışmıştım.

 

Yine ilkokulda, biraz ilgimi çeken bir kimse vardı. Fakat bunu benden başka hiç kimse bilmiyordu. Gezegenleri işlediğimiz bir gün, güneşi incelediğini gördüm ve yanına gittim. “Ben güneşe gideceğim. Sen de gelir misin?” dedim.

“Güneşe ne için gideceksin?” diye sordu.

“Bilmem, tatile giderim. Sıcacık bir yerdir kesin.”

Bu sefer de “Ne zaman gideceksin?” dedi.

“Bilmiyorum ama gelecekte bir gün mutlaka gitmek istiyorum.”

Bir başka soru sorunca sinirlenip “Geliyor musun gelmiyor musun?!” diye çıkıştım. “Tamam, tamam. Seninle güneşe tatile gelirim.” dedi.

Çok geçmeden bu güneşe gitme olayı aramızda bir espri olmuştu. Ne zaman karşılaşsak “Güneşi unutmadın değil mi?” derdim, o da “Tabii ki unutmadım.” diye yanıtlardı. Böylece içimde tuhaf bir rüzgâr hissederdim ve giderken bavuluma neler koyacağımı düşünürdüm. Herhalde buna, heyecan deniyordu.

 

1. Sınıfın son gününden önceki gün çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımızı hatırlıyorum. Günlerce ulusal bir kanala çıkmak için hazırlıklar yapmış, her anımızı okulumuzu tanıtacağımız program için yaptığımız pratiklerle geçirmiştik. Fakat son günden önceki gün öğretmenimiz kederli bir şekilde planların iptal edildiğini söyledi. Bu tüm hayallerimizin suya düştüğü anlamına geliyordu. Önümde oturan çocuğun çok üzüldüğünü hatırlıyorum. “Bir daha buraya asla gelmem.” demişti. O sinirli sinirli konuşurken ellerini inceliyordum çünkü çok estetik bir şekilde duruyorlardı. Parmaklarını gevşek bırakmıştı ve aralardaki boşluklardan havadaki toz taneleri geçiyordu. Bembeyaz ellerinin bu halini kendi elimle taklit edip aslında ellerimizin çok benzediğini düşündüm. Sonra eve gidince, okulda dikkat etmediğim ve anlamını çok geç anladığım, sinirle söylediği sözler zihnimde yankılandı. “Bir daha buraya asla gelmem!”

Ertesi gün, yani okulun son günü, gerçekten de bize veda etmeye gelmedi. Elleri benimkilere benzeyen bu çocuğu bir daha asla görmeyeceğimi anlayınca ürperdim. Sanki üstümden bir soğuk hava dalgası geçmişti. Ben bunun gerçeklikle ilk tanıştığım an olduğuna inanıyorum. Çünkü onu sahiden de bir daha hiç görmedim. Oysa ellerimiz hala benziyor.

 

Sinemada Küçük Prens’i izledikten sonra çok etkilendiğimizi gören babam hemen ablam ve bana kitabından aldı. Ben de eve gittiğim gibi yorganımın altına girip tıpkı filmlerde olduğu gibi elimdeki fenerin ışığında büyülü cümleleri okumaya başladım. Küçük Prens bir yerde şöyle söylüyordu: “Yıldızların birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak... Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!”

Kitabı bitirince hava soğuk olmasına rağmen penceremi açtım ve şehir ışıklarının zayıflattığı yıldızları görmeye uğraştım. Tam “Buldum!” demiştim ki duyduğum yüksek, kalın bir kahkahayla sarsıldım. “K… Küçük Prens?” diye fısıldadım geceye. “Sen misin?”

Herhalde karşı tepede aylak aylak dolaşan adamların sinirleri bozulmuştu da gülmeleri tutmuştu. Ama benim için o kahkaha Küçük Prens’ten gelen bir işaretti. Böylece mucizeyle tanıştım ve gidip bitirdiğim kitabın son sayfasını açtım. Şunlar yazıyordu: “Eğer bir çocuk size doğru gelirse, eğer gülüyorsa, altın sarısı saçları varsa, soru sorulduğunda cevap vermiyorsa, onun kim olduğunu anlayacaksınız. O zaman lütfen, beni daha fazla keder içinde bırakmayın: Bana onun geri döndüğünü yazın…” Sırıtıp kötü el yazımla, yarım kaldığını düşündüğüm hikâyeyi tamamladım: “Geri döndü.”

 

Bugün de anılarım aklıma sürrealist resamların elinden çıkma birer resim olarak düştü. Tüm renklerine bilmece dolu notalar eşlik etti. Bugün de küçüklüğüm, bana kendini hatırlatmanın bir yolunu buldu. Ama üzgün değilim, uzun zaman olmuştu!

Yorumlar (4)

  • Gunesjl

    Gunesjl

    04 Aralık 2020 16:04 zamanında |
    Çok anlamlı ,beni çocuukluğuma götüren fevkalade bir yazı olmuş.

    yanıtla

    • Fatma Albayrak

      Fatma Albayrak

      04 Aralık 2020 17:52 zamanında |
      çok teşekkürler çok naziksiniz

      yanıtla

  • Beyza

    Beyza

    05 Aralık 2020 04:54 zamanında |
    Ba yıl dım! Tam çalışmaya mola vermiştim aşırı dinlenirdi beni bu minnoş yazı?

    yanıtla

    • Fatma Albayrak

      Fatma Albayrak

      05 Aralık 2020 15:56 zamanında |
      Çok sevindiim!

      yanıtla

Bir yorum yapın

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz.